Tahran sokaklarında yankılanan 'İstiklal, Özgürlük, İslam Cumhuriyeti' sloganları, 1979'da bir ulusun kaderini yeniden yazıyordu. Ancak o gün meydanları dolduran milyonlarca İranlı için bu hayal, 2026'ya gelindiğinde yerini derin bir rejim yorgunluğuna ve bastırılmış bir öfkeye bıraktı. Devrime ruhunu veren geniş koalisyon - solcular, milliyetçiler, aydınlar ve tüccarlar - ortak bir demokrasi umuduyla hareket ediyordu; fakat olaylar kısa sürede kontrolden çıkarak bir teokrasinin doğuşuna tanıklık etti.
Devrimin İlk Günlerindeki Demokrasi Vaatleri
Devrim lideri Ayetullah Humeyni'nin Paris'ten yaptığı ilk açıklamalar, kapsayıcı bir demokratik sistemin sinyallerini veriyordu. 'Askerler kışlalarına dönecek, mollalar camilere çekilecek' söylemi, laik ve dindar kesimleri ortak bir paydada buluşturuyordu. 30-31 Mart 1979'da yapılan referandumda, seçmenlerin yüzde 98,2'si 'İslam Cumhuriyeti'ne 'evet' dediğinde, sandığa giden kitleler aslında Şah rejiminin otoriterliğine son verecek bir parlamenter sistem bekliyordu.
Velayet-i Fakih ile Gelen Sert Kopuş
Ancak perde arkasında Humeyni ve onun sıkı takipçileri, çok daha farklı bir anayasal mimari inşa ediyordu. 'Velayet-i Fakih' (Fakihin Vesayeti) doktrini, seçilmiş organların üzerinde bir makam yaratarak tüm devlet erkini dini lidere bağladı. Daha geçen yıl güncellenen anayasal yorumlarla birlikte, 2026 itibarıyla İran'da ne meclis ne de cumhurbaşkanı, Dini Lider Ali Hamaney'in onayı olmadan en küçük bir politikayı hayata geçirebiliyor. İlk Devrim Mahkemeleri'nin 1979 yazında başlayan infaz dalgaları, aslında 'demokrasi' hayalini daha tomurcukken koparan ilk bıçak darbesiydi.
Reform ve Baskı Arasındaki Kısır Döngü
İran halkı yıllar içinde sandığa gitmekten hiç vazgeçmedi. 1997'de Muhammed Hatemi'nin ezici zaferi, 2013'te Hasan Ruhani'nin beklenmedik yükselişi, hep reform umutlarını yeşertti. Ne var ki Anayasayı Koruyucular Konseyi'nin aday veto yetkisi, 2026 yılına dek her reformcu hükümeti çaresiz bir figürana dönüştürdü. Ruhani döneminde müzakere edilen Nükleer Anlaşma (JCPOA) ve bunun getirdiği kısa süreli ekonomik rahatlama, 2018'de ABD'nin çekilmesiyle çöktüğünde, halkın sisteme olan inancı bir kez daha sarsıldı.
2022'den 2026'ya Uzanan Protesto Dalgaları
Mahsa Amini'nin Eylül 2022'de ahlak polisi nezaretinde ölümüyle başlayan 'Kadın, Yaşam, Özgürlük' hareketi, 'Çalınan Devrim'in cisimleşmiş bir isyanıydı. O protestolar bastırıldı, binlerce kişi tutuklandı, ancak hafızası silinmedi. 2026 başında üniversite kampüslerinde ve pazar yerlerinde yeniden alevlenen kısa süreli eylemler, ekonomik çöküşün ve siyasi tıkanmışlığın yarattığı patlayıcı atmosferi gözler önüne seriyor. Döviz kuru tarihi düşük seviyelerde seyrederken, halkın yüzde 60'tan fazlasının yoksulluk sınırının altında yaşadığı bir ülkede, devrimin 'ekonomik adalet' vaadi tamamen havada kalmış durumda.
Jeopolitik Yalnızlık ve İçe Kapanış
Devrimin 'ihanet'e uğradığını düşünenler için 1980'de başlayan İran-Irak Savaşı bir milat oldu. Sekiz yıl süren çatışma, rejimin içerideki tüm muhalif sesleri 'savaş halinde vatana ihanet' ile özdeşleştirerek susturmasını sağladı. Aynı güvenlikçi refleks, 2026'da hâlâ canlı. Bölgedeki vekil güçler ağına milyarlarca dolar akıtan Tahran, bu politikayı ulusal güvenlik meselesi olarak çerçevelese de, ortalama bir İran vatandaşı Lübnan veya Yemen'den çok, çocuğunun okul masrafını düşünüyor. 2023-2025 arasındaki bölgesel gerilimler, bu kopukluğu daha da derinleştirdi.
Meşruiyet Krizi ve Gelecek Senaryoları
Uzmanlara göre İran rejimi, kurucu devrimci meşruiyetini tamamen yitirmiş ve bunu 'dış düşman' argümanıyla ikame etmeye çalışıyor. Ancak 2026'da dijital medyaya erişimin yaygınlığı, propaganda duvarlarını her zamankinden daha geçirgen kılıyor. Seçimlere katılım oranları 2024 ve 2025'te tarihi düşük seviyelere geriledi; bu durum yalnızca bir boykot değil, aynı zamanda İslam Cumhuriyeti'nin sandık üzerinden sağladığı 'sözde demokrasi' imajının çöküşü anlamına geliyor.
Sonuç: Çalınan Düşlerin Yükü
İran'ın 'Çalınan Devrim'i, 2026'da bir ulusun omuzlarına ağır bir yük olarak çökmüş durumda. Sokaklarda 'özgürlük' diye bağıranların varisleri bugün, aynı sloganla başlayan bir sistemin içinde en temel haklarını arıyor. Devrimin vaat ettiği o parlak demokrasi, bugün yerini sıkıyönetim benzeri bir internet kontrolüne, zorunlu başörtüsü denetimlerine ve varoluşsal bir ekonomik krize bırakmış durumda. Peki, tarih tekerrür edecek mi? Yoksa İran toplumu, yarım asırdır ertelenen o hesabı kesmek için yeni bir yol mu bulacak?
